BİR KİTAP VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

 19 Eylül 2019 Perşembe (3 hafta önce)
 127
Mehmet Ali ÇAKIR
Mehmet Ali ÇAKIR

BİR KİTAP VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

  Kitaplar, insanların düşüncelerinin, hayallerinin, bilgilerinin yazılı olduğu, iki kapak arasına konulmuş sayfalardan oluşur. Bu yönleriyle de çeşit çeşittirler. Akademik olanları, edebî olanları, gezi, anı, inceleme, biyografi, otobiyografi ve benzeri birçok çeşidinden bahsetmek mümkündür.

Biyografiler ve otobiyografiler, resmî kayıtların dışında, insanların bire bir yaşadıkları, duydukları ve düşündüklerinin kaleme alındığı, yaşadıkları çağa ve döneme farklı bir bakış açısı sağlayan eserlerdir. Bu bakımdan bir döneme kendi çapında ışık tuttukları için de değerlidirler.Ben okuduğum bir otobiyografiden ve düşündürdüklerinden söz edeceğim.

 Kitabın yazarı, kırklı yılların ortasında başlayan ve 1960 yılında biten öğrenim hayatı ile birlikte kısaca aile tarihini ve o dönemin insanlarının hayatını da yazmış. Ben de özellikle eğitim öğretim hususunda dikkatimi çekenleri paylaşmak istiyorum.

  Yazar, ağabeylerim dediği, ağabeyi ve amcasının oğlundan bahisle, köyümüzde mektep olmadığı için ilk dört sınıfı Hasbek’te Efendi emmimiz ile yengemizin yanında okudular, diyor. O günlerde yokluk vardı, okul ve öğretmen bulunamıyordu, bugünlerdeimkânlarımız daha gelişmiş olmasına rağmen köy nüfusu ve okul çağındaki çocukların azlığı sebebiyle taşımalı eğitim var ve bazı çocuklarımız yine kendi köylerinde okuyamıyorlar.

 O zamanlar ortaokul ve lisede üç karne dönemi vardı, senede üç defa karne alıyorduk, diyor. Aradan yetmiş seneden fazla bir zaman geçmiş ve Millî Eğitim Bakanımız da aynı şeyleri düşünüyor.

 Kitaptan anladığımız kadarıyla, anılan yıllarda Sinop, Kastamonu, Çankırı ve Kırşehir illerinde lise yokmuş. Lisemizde bu illerden hatta Ankara’dan, Çiçekdağı ve Yerköy’den gelen talebeler okuyorlarmış. Bir zamanlar bu kadar kıymetli olan Taş Mektep, neredeyse unutulup gözden ırak kaldıktan sonra çok şükür yeniden nitelikli liseler arasına alınıp, Proje Lisesi olarak kabul edildi.

  Üniversite imtihanları, seçme ve yerleştirme her zaman için mesele olmuş, üzerinde sürekli düşünülen ve durmadan da sistemin değiştiği bir iştir ve üzerinde tam olarak bir karar da verilememiştir. Bu konu konuşulurken sosyal medyada ve değişik alanlarda yurt dışından örnekler verilir. Bu örnekler arasında lise bitirme imtihanları ve bakalorya da konuşulur.  Kitapta; “ Cebir ve fizik bitirme imtihanı soruları bakanlıktan geliyor ve yazılı sınava giriyorduk. Bizden önceki yıllarda lise bitirme sınavı iki kademeli yapılırmış Birinci sınavda başarılı olan son sınıf talebeleri “Bakalorya” denilen ikinci bir devlet bitirme imtihanına girermiş.Bakalorya imtihanında başarılı olamayan talebe, üniversiteye girme hakkı alamaz ve hiçbir fakülteye devam edemezmiş. Biz sadece bir defa imtihana girdik.” diyor. Bu demek oluyor ki bugün üzerinde fikir yürüttüğümüz ve faydalı bir çözüm olarak kabul ettiğimiz sistem, ellili yıllarda uygulanıyor. Ayrıca Tıp, Ziraat ve Veteriner fakülteleri lise bitirme derecesiyle imtihansız öğrenci alıyor ve burs veriyor; teknik üniversite için ise okulda imtihana girmek gerekiyor. Bitirme derecesi ile öğrenci alan Fakültelerde de talebe kabul sıraları Fen pekiyi, Edebiyat pekiyi, Fen iyi, Edebiyat iyi şeklinde oluyor. Yani bugün çokça savunulan ,üniversitelere sınavsız geçiş o zaman uygulanmış.

  Yazar okulu bitirdikten sonra Yozgat’ta bulunan amcasını görmek, elini öpmek için yanına gidip durumu anlattığında amcasının,” Aferin oğlum, çalıştın muvaffak oldun” demesini beklerken olanları şöyle anlatıyor; Bir süre sonra amcamın gözleri sabit bir noktaya takıldı. Kaşları çatıldı. Yüzünün ifadesi sertleşti. Hırsından gözleri kanlanır gibi oldu ve “ Şu gavurun köyünden arkamdan bir kişiyi daha getirebilir miyim, diye o kadar uğraştım, muvaffak olamadım, dedi.

  Göreve başladığında ise; “Efendi baba”sı, oğlum; işten kaçma, vazifeni dürüstçe yap. Vatandaşa hüsn-ü muamelede bulun( vatandaşa iyi davran). Rüşvet alma. Amirlerine karşı saygılı ol. Arkadaşlarınla iyi geçin.” diye öğüt veriyor. Bugün de düşündüğümüzde hem eğitim öğretime önem verme hem de iş hayatında dikkate alınacak ilkeler konusunda çok önemli söz ve davranışlar olduğunu görüyoruz.

      Kitabın arka kapağında; “ Medenî alemin üyesi olmanın yolu, kalem tutmaktan geçer. Şehirde mektep ayağınızın altında dünyaya gelen şanslılardan değilseniz, okulu olmayan bir köyden çıkıp, cehaletten ilim irfana giden yolda ödenecek bedeller ağır olabilir. Bu bedelleri ödemeyi göze almak için ise belki biraz “deli” olmak gerekir. Amcamız “Deli Eyüp”ün ufkunun genişliği, gözü karalığı ile çıktığı yol bizleri, çocuklarımızı bugünlere getirdi.” yazıyor. Gözü karalık ise okuma çağında çocukları olan üç kardeşin, ikisinin köyde kalıp, diğerinin sırasıyla ilçe ve ilde görev almasını sağlayarak çocuklarına ilk ve ortaöğretim tahsilini yaptırmaları, sonra da üniversite tahsili için şartlarını zorlamalarıdır.

 Hangi günlere, diyorsanız, yazarın kuşağı ve onların çocukları ve torunlarının birçoğu, ülkemizin hatta yurt dışının en iyi üniversitelerindeeğitim alıp meslek sahibi oldular, akademik kariyerlerinde profesörlük seviyesine çıkanlar var.

Kitapta dikkati çeken bir başka durum da babalar,Efendi baba;  amcalar ise Efendi emmi.

Kitabın adıHoca’lin Uşaklar; yazar, kardeşleri ve amca çocukları öyle anılıyorlar; Hocagilin Uşaklar. Yazar da hekimin emeklisi olur mu bilmem ama emekli veteriner hekim; Basri Çakır; kendileri de benim Efendi amcam.

 

 

 

Yorumlar