KANAYAN YÜREK YARASI

  8 Eylül 2019 Pazar (2 ay önce)
 283
Mehmet Ali ÇAKIR
Mehmet Ali ÇAKIR

KANAYAN YÜREK YARASI

 

Muharrem’dür gönül feryada gel-âh eyle efgân kıl

Azâ tut başa topraklar saçupÇâk-i giribân kıl

Kılupkat’ı nazar mâh-ı Muharrem ayş ü işretden

                                                                                                                         Dem-â-dem çeşminimazlâmlar yâdıyla giryân kıl

                                                                                                             Urup gerdâne berk-ı âh-ı âteş-bârdanâteş

Binâsın yık anı devr-i muhâlifdenpeşîman kıl. (*)

Fuzûlî

  Mübarek dedeleri, alemlere rahmet olarak gönderilmiş, hatem’ennebiyyûn; babaları, ilk çocuk Müslüman, dedelerinin amcasının oğlu ve ilmin kapısıydı.Hicret esnasında, Mübarekdedelerininyatağına yatmış, şehadeti göze almıştı. Mübarek dedeleri, babaları için, “Ali bendendir, ben de ondanım! Ya Ali! Sen bendensin ve nezdimde Harun ve Musa gibisin” demiş ve zamanı geldiğinde neslinin kendisinden devam edeceği evinin ziyneti, kızı Fatıma’yı onunla evlendirmişti.

 Dedeleri zamanında her şey yerli yerindeydi. Cahiliye karanlığının üstüne bir nur doğmuş, insanlar saadet asrı yaşamaya başlamışlardı. Ağabeyi ve kendisi de en mutlu çocukluk günlerini yaşıyorlardı. Sevgili dedeleri onları o kadar çok seviyordu ki namazdaykenmübarek omuzlarına çıktıklarında, onlar inene kadar namazı bozmuyor, secdeden kalkmıyorlardı. Dedeleri için, cennet ehli gençlerin efendisi, Ebu’rReyhaneyn’diler.

Ne yazık ki hükmullah tecelli edecek ve sevgili dedelerini kaybedeceklerdi. Bu kayıp sadece onların kaybı değil, tüm insanlık ve ümmet için yeri doldurulamaz bir kayıptı. Bu hadiseden sonra ümmetin önderinin kimler olacağı hususunda anlaşmazlıklar çıkmış, sırasıyla imamete gelen halifelerden ilkinin ölümü eceliyle olurken, sonradan gelen iki halife maalesef suikaste kurban gitmişti. Ümmetin önderi, Peygamber’in halifesi olmaya en lâyık muazzez babaları her seferinde hakkına razı olmuş ve sonunda hilâfet makamına gelmişti. Ancak, bir önceki halifenin katillerinin bulunması kisvesi altında, cahiliye asabiyesi kabarmış ve hile yoluyla hilâfet el değiştirmişti. Yeni halifenin en büyük derdi iktidar etmek ve saltanat sürmekti. Haksızlık almış yürümüş, diz boyuna ulaşmıştı. Şamlılar, Hicaz’dan gelen misafirin elinden devesini alacak, erkek deveye dişi, diyecek ve bu yalana topluca şahitlik edecek duruma geleceklerdi.  Beterin beteri de vardır; şura ve meşveret usulü terkedilerek hilâfet babadan oğula geçecekti. Ümmetin önderi olması gereken o oğul ki içki ve sefahat alemleri düzenliyor, her türlü zulmü yapıyor ve bu yaptıklarına karşı herkesi kendisine itaate zorluyordu.

  Bu zulüm düzeninden herkes rahatsızdı ama kimse de bir şey yapmıyordu. Zulme rıza göstermeyenler, Kutlu Soy’un nesilleriydiler. Bu uğurda “cennet ehli gençlerin efendileri”nin büyüğü zehirlenmişti. Küçük kardeş, zulme karşı hak ve adalet mücadelesini, zulme baş eğmeyerek ve itaat etmeyerek sürdürüyordu.

Bu sırada güya zulümden şikayetçi olan ve mübarek babalarının “ Ehl-i Irak, ehl-i nifak veşşikak”diye ifade buyurdukları Kûfeliler, mektuplar yazarak, kendilerine imam olmasını istediler. Yakınları, Kûfelilere güvenilmeyeceğini söylemişlerdi ama o yine de zulmün üstesinden geleceğine inanıyordu. Gönderdiği elçiye on binlerce bağlılık bildirilmiş bunun üzerine yola çıkmıştı. Ama ülkeyi bir zalim yönetiyordu ve adım atılmasına müsaade etmiyordu. Yolda karşılaştığı bir şair, Kûfeliler için, “Kalpleri sizinle ama kılıçları size karşı” demiş ve uyarmıştı. Buna rağmen yola devam ettiler ama kader onları, gam ve musibet toprağına yöneltmiş, Fırat kıyısında Kerb’übel’a, Kerbelâ’ya düşürmüştü.

  Zalim hükümdarın, ahiret saadetini dünya malına değişmiş komutanı, bu mübarek kafileye yol vermiyordu. Mübarek, “Ey isyancı taife! Ben bu diyara, harb etmek üzere gelmemiştim. Bu kavgaya kendi arzumla katılmamıştım. Henüz aramızda fesat ateşi alevlenmeden ve vuruşmalar başlamadan  ya bana mani olmayın Medine’ye döneyim veya yolumu kesmeyin de halifenizle konuşmak üzere Şam’a gideyim.” dediler. Zalimler ona da izin vermiyorlardı. Tek dertleri zulme boyun eğmesiydi. 

  Aylardan Muharrem’di. Kutlu yolcuların tamamı 72 erkek ile kadın ve çocuklardan ibaretti. Karşılarında ise zalim on binler vardı. Çöl sıcağında muhasara altında kalan kafile susuzluktan bitap düşmüşken bile yanlarındaki Fırat Nehri’nden su alamıyorlardı. Zulüm sürüyor, zalimler insafa gelmiyordu. Su kuyusu açtılar, zalimler onu da kapattı. Muharrem’in dokuzunda Kutlu Kafile geceyi ibadet ve taatle geçirdi. Cuma olduğunda zalimlerden biri, eline bir ok alıp; “Ey Kûfe halkı! dedi. Şahit olun ve komutanımın huzurunda da şahitlik edin ki imamla ilk defa harbe tutuşan ben oldum,” dedi ve oku Mübarek İmam’a doğru fırlattı.

  Bundan sonra harp başladı. Mübarek kafileden yiğitler çıkıyor, zalimleri beşer onar biçiyor ancak sayıları on binleri bulan hainler bilek gücüyle alt edemedikleri yiğitleri, uzaktan ok yağmuru ile şehit ediyorlardı. Hz. İmam’a ok atıp savaşı başlatan zalim ise korkak yüreğinden dolayı bir defa bile harp meydanına çıkamıyordu. Sonunda sadece Hazreti İmam, hasta oğlu ve kafilenin kadınları kaldılar. Hazreti İmam da diğer yiğitler gibi kahramanca vuruştuktan, aldığı birçok yaradan sonra atından düştü ve bir zalim omuzuna çöktü. İmam, o zalime “İslâm hatiplerinin minberde dedemin evsafını anlattıkları ve Tanrı’nın iyi kalpli kullarının mabudun dergâhına dönüp ibadet ettikleri bu muhterem ayın Cuma gününde ve namaz vaktinde beni mi öldüreceksin? İzin ver namazımı kılayım, dedi. Zalim, namaza izin verdi ama cahiliye döneminde bile haram ay sayılan ve savaşın yasaklandığı bu ayda namaz biter bitmez, güzel başını gövdesinden ayırarak mübarek imamı şehit etti.

 Sonra geride kalan kafileyi develere bindirip, mübarek şehitlerin kafalarını mızraklara geçirip zalim hükümdara götürdüler. Şam ‘a vardıklarında Kûfeliler, zahiren üzüldüler. Buna karşı Mübarek İmam’ın kız kardeşi Zeynep, “Ey Kûfe ehli! Mektuplar ve haberler gönderip, imamı bu diyara siz getirdiniz ve yine siz ahdinizi bozup, gönderdiğimiz elçiyi şehit ederek bizi buraya naklettiniz.Bu böyle iken şimdi neden teessüfler çekip, feryat ediyorsunuz? diye sordu. Bu sorunun cevabı belliydi; Kalplerinde olmayan şeyi dillerinde söylediler.

Şehit edilen, İmam Hüseyin, Zehra’nın ciğer köşesi, Mustafa’nın gözünün nuru ve Ali Murtaza’nın gönül süruruydu. Rivayet ederler ki Hüseyin İbn Ali doğdukta Tanrı’dan Cebrail’e emir olundu. Yere inip hem doğuş hediyesini versin hem de şehitlik için baş sağlığı dilesin. Cebrail-i Emin yere indikte mazlum Hüseyin, Hazreti Peygamberin yanında idi. O Hazret’i tebrik ettikten sonra kendisine baş sağlığı diledi. Hz. Peygamber sordu; “Ey kardeş! Tebriğin sebebini biliyorum ama baş sağlığı dilemeye sebep nedir?” Cebrail, “Ya Resulallah” dedi.” “Bu mazlumu senden sonra Kerbelâ’da cefa kılıcı ile zalimler şehit edecekler.” Rivayet olunur ki Hz. Hasan’ın, zehirlenerek şehit edileceğinin de rüyası görülmüştür.

  Bu acı olay Hicri 10 Muharrem 61 de gerçekleşmişti. Bugün ise 10 Muharrem 1441. O günden bugüne acımız dinmedi, o gün yürekler kanamıştı, bugün de kanamaya devam ediyor.

  Zalimlerin isimleri kitaplarda kaldı ve lanetle anılıyor.

Kerbelâ şehitleri ise aklımızdan da gönlümüzden de çıkmıyor. Ruhları şad olsun.

 

 

(*) Ey gönül! Bu ay Muharrem ayıdır; bağır, çağır, inle dur. Yas tut; başına toprak dök; yakanı, bağrını yırt. Muharrem ayında yemeyi, içmeyi bir yana bırak da mazlumların başına gelenleri hatırlayıp, hiç durmadan ağla. İnleyişin alev yağdıran şimşeğiyle dünyayı ateşe ver, Onun yapısını yık da felek, muhalefet ettiğine pişman olsun.

 

 

 

 

Yorumlar