TEZHİPTEN TASARIMA

 19 Ocak 2020 Pazar (1 ay önce)
 387
Mehmet Ali ÇAKIR
Mehmet Ali ÇAKIR

TEZHİPTEN TASARIMA

 

 

 Gelişmiş bir devlet olabilmek için; iyi yöneticilere, sağlam bir maliyeye, güçlü bir orduya ve alanlarında yetkin bilim insanları ile sanatkârlara ihtiyaç vardır. Bilim insanlarının ve sanatkârların çoğalması ve gelişmesi için de yöneticilerin vereceği destek ve onlara gösterecekleri itibar çok önemlidir.

 Nitekim “Tarihte Türk Asrı” diye anılan 15. ve 16. Yüzyılda Osmanlı Devleti, tam da böyle bri devletti ve kendisini Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye, diye vasıflandırıyordu.

Bu dönemler, sadece devletin sınırlarının genişlediği, ordumuza güç yetirilemez,  hazinenin altınla dolu olduğu günler değildi; aynı zamanda bilim insanlarının ve sanatkârların çokça olduğu ve itibar gördüğü zamanlardı. Osmanlı- Türk mimarisi klasik döneminin en başarılı örnekleri sergilenmiş, batıdan ressamlar davet edilmiş, fethettiğimiz topraklarda yaşayan kıymetli edebiyatçılar ve müzisyenler İstanbul’da toplanmışlardı. Bu yolla gelen sanatkârlar ve kendi değerlerimizle birlikte müzik ve edebiyatın merkezi İstanbul olmuştu. Padişah meclislerinde şair ve müzisyenler yer buluyor itibar görüyorlardı. Herkes bilir ki kazanılan zaferleri yaşatmak için onların destanları yazılmalı, şiirleri okunmalıdır.

  Her milletin ve kültürün sanat eserleri de o milletin kendi değer yargıları, inançları doğrultusunda gelişir ve şekil alır. Türk-İslâm Medeniyeti de böyle gelişmiştir.

  Batı dünyası, ahiret inancından uzak olması hasebiyle tüm yaptıklarında bu dünyada ebedî kalmak düşüncesini esas alıp ona göre eserler üretirken bizim de içinde bulunduğumuz İslâm dünyası, yaşadığımız dünyanın fâniliğini ve ahiret âlemin bâkiliğini  göz önüne alarak eserler üretmiştir.

 İslâm dünyasında, geçmişte yaşanan puta tapma geleneğinin yeniden canlanmaması ve Yüce Yaratıcı’nın eserlerini kopyalamamak üzere özellikle resim ve taş yontma sanatlarından uzak kalınmıştır. Ancak bu uzak kalma bizi, yoz bir kültür dairesine sıkıştırmamış aksine hat, ebru, tezhip, minyatür gibi harikulade sanatların doğmasına ve özgün bir sanat anlayışının ortaya çıkmasına vesile olmuştur.

  Hat sanatıyla iştigal etmek aynı zamanda İslâm kültürü ve düşüncesiyle hemhal olmak demektir. Hat sanatında bir takım kelâm-ı kibarlar da yazıya dökülmüş olsa bile ağırlıklı olarak Ayet-i Kerime ve Hadis-i Şerifler kaydedilmiştir. Bu suretle bu sanatla uğraşanlar aynı zamanda İslâm’ın emir ve yasaklarını da kafalarına ve gönüllerine nakşetmişlerdir. 

  Başta Kur’an-ı Kerimler olmak üzere, şairlerin divanları, kendimize has masal ve hikâye kitapları da kuru bir matbaa baskısıyla kalmamış, sayfa kenarları, tezhip sanatının eşsiz güzellikleriyle donatılmıştır.

  Sanayi devriminin sonucu olarak ortaya çıkan tek düze ve basmakalıp eserlerin hiç biri, sadece bir örneği bulunabilen ve özgün ebru eserinin yerini tutamaz. Her biri aynı tekneden çıkmış olsa bile hiçbir ebru, birbirinin aynı değildir.

  Üzülerek söyleyelim ki yaşanılan zeval dönemi ve arkasından fışkıran genç Cumhuriyet döneminde de geçmiş inceliğimizi koruyamadık, özgün bir tarz da geliştiremedik. Dede Efendilerden, Itrîlerden eser olmadığı gibi ortalığı üçüncü sınıf arabesk ilâhiler, plastik sanat eserleri (?); hiçbir orantı endişesi taşımayan kubbeler, minareler; ruhsuz kamu binaları, duygusuz apartmanlar kapladı. Gelenekten koptuğumuz gibi günümüzü de inşâ edemedik.

  Fatma Temel Turhan Bilim ve Sanat Merkezi’nin yürüteceği “ Tezhipten Tasarıma, Ben de Yapabilirim.” İsimli projenin haberini gazeteden okuyunca içim ısındı, ümitlendim. Dilerim, Köklerdeki İstikbal’imizi gün yüzüne çıkarıp geleceğe taşıyabiliriz.

  Emeği geçenleri tebrik ediyor, başarılar diliyorum.

 

 

Yorumlar