Derin bir nefes alıp yeni bir güne başlarken, yeni bir gün yeni bir umutla doğruluyoruz sıcacık yataklarımızdan, başımızı kaldırıp güneşin doğuşunu bile selamlamadan günün birçok telaşesine karışıyoruz, daha sabahın ilk saatlerinde başlayan hayat yoğunluğu gün bitene kadar da devam ediyor bizimle birlikte. Kimimiz işi için koştururken kimi okula yetişmeye çalışıyor ama hep bir koşturmaca ile beraber. Öğrenciler okula gitmek için acele ederken, anne babalar ise hem onları okula yetiştirmek hem de kendi işlerine yetişebilmek için uğraşıyor.
Peki bu bitmek bilmeyen koşturmaca ne zaman son bulacak, durup bir düşünüyor muyuz? Ne zamana kadar daha devam edecek, sabahın ilk ışıklarıyla başlayıp akşamın alacakaranlığına kadar devam eden bu koşturmaca. Bazen durup düşünmek, başımızı kaldırıp koştuğumuz yönün ne tarafa doğru olduğunu görmek gerekiyor sanki. Ömür denen ve bir sayaca bağlı olan bu nimetin, her geçen gün daha da azaldığını ve hayat gailesi içinde koştururken, “ben bunu mu yaşadım, böyle mi bir ömür sürdüm” dememek için durup düşünmek gerekiyor sanki.
Hepimiz farklı farklı hayatlar yaşıyoruz, farklı farklı hayaller kuruyoruz ve en önemlisi de farklı düşüncelere sahip insanlar olarak sürdürüyoruz yaşamımızı ama bizleri ortak noktada buluşturan da, ömür dakikalarımızın durmaksızın işlediği ve bu ömür geçerken geride hayata dair bıraktığımız şeyler değil mi? Süratli hayatlar yaşıyoruz, hep bir yere yetişme çabası içinde aceleci hayatlar. Bir şeyleri yakalama derdindeyiz, hep kaçırıyormuşçasına yetişme telaşı içinde ya da son dakika da yetişmiş ulaşmışçasına koşuşturup duruyoruz. Süratle koşturuyoruz, sayacımız işelerken geriye doğru, sanki bir canlı bomba gibi son saniyelerini yaşıyor edasıyla süratle sağa sola ve hayata bakmadan geçiriyoruz vaktimizi.
Peki ya bu süratimiz aynı zamanda felaketimizde olmuyor mu. Durup derin bir nefes alıp baktığımızda geriye şu anki yaşımıza ne de çabuk geldiğimizi. Bu kadar zamanın göz açıp kapayıncaya kadar nasıl da çabucak geçtiğini arada bir düşünmek gerekiyor sanki. Arada bir durup derin bir nefes alıp başımızı kaldırıp doğru yöne doğru gidip gitmediğimize bir göz atmak ve yavaşlamak gerekiyor. Kendini bilmek ve dosdoğru olmak için yavaşlayıp aramak kendini, benliğini aramak, hayatın gailesinden sıyrılıp özüne, öz cevherini bulmaya çalışmak gerekiyor.
İmam-ı Rabbani’nin (hz) şöyle bir sözünü duymuştum zamanında diyordu ki “Kişi ibn’ül vakt olmalı.” Yani kişi zamanın, oğlu olmalı. Bu söz ne anlatıyor diye baktığımda ise anı yaşamanın, yaşadığımız o anı değerlendirmenin ne kadar kıymetli olduğunu anladım. Yine bu söze tercüme olacak başka bir söz de ise şöyle diyordu.” Dün öldü, bugün can çekişiyor, yarın ise henüz doğmadı.” Tüyleri diken diken eden bu söz ne anlatıyordu bizlere. Bir an sonramızın garantisi olmayan bir hayatta yaşarken, bir an öncesini de geri getirebilecek bir güce sahip olmamanın acziyetiyle yaşamıyor muyduk bu hayatı. Ve yine bu kadar acizken anı değerlendirmenin, o anı dolu dolu geçirmenin fırsatı duruken elimizde, aceleyle ömür denen bu sermayeyi harcamak ne kadar da akıllıcaydı.
Zaman ki bizlere verilen en büyük hazine, süratle yaşadığımız şu hayatın içerisinde bazen neler kaçırdığımızın farkına bile varamadan yaşıyoruz hayatı. Çoğu kez geriye baktığımızda neleri ihmal edip, önemsiz şeyleri ne kadar da çok kafamıza taktığımızın pişmanlığını yaşıyoruz. O yüzden ki bazen durmak düşünmek gerekiyor galiba. Sürat sadece araç kullanırken değil hayatı yaşarken de felaketimiz olmasın diye Vesselam…