Bunaldım azizim…

Sıkıldım.

Öyle büyük bir derdim varmış gibi değil. Öyle dünyanın bütün yükünü sırtlanmışım gibi de değil. Ama insanın üzerine üzerine gelen şeyler vardır ya… İşte onlardan yoruldum.

Bu nasıl bir düzen azizim?

Bu ne hadsiz zaman, bu ne ukala hayat?

Daha bir derdi savuşturmadan yenisi kapıda beliriyor.

Birini gönderiyorum, daha kapıyı kapatamadan diğeri aralayıp başını uzatıyor:

“Ben geldim.”

E, hoş geldin diyemiyorum azizim.

Çünkü insanın bazen yeni bir sıkıntıyı karşılayacak hâli olmuyor.

Hani hayatı biz şekillendirecektik?

Hani ipler bizim elimizdeydi?

Hani düşsek de kalkacak, üstümüze gelene sabır diyecek, başımıza gelene “vardır bunda da bir hayır” deyip yolumuza devam edecektik?

Devam ediyoruz da…

İnsan nereye kadar kendinden vazgeçmeden devam edebilir azizim?

İşin aslı galiba burada.

Hayat bazen bize sormuyor.

“Bugün nasılsın?”

“Buna hazır mısın?”

“Biraz daha yük taşıyabilir misin?”

demiyor.

Geliyor.

Önüne ne koyduysa koyuyor.

Sen de elinden geldiğince topluyorsun.

Kimi zaman susarak…

Kimi zaman gülerek…

Kimi zaman “hallederiz” diyerek…

Ama insanın içinde de bir yer var azizim.

Oraya her şeyi koyamıyorsun.

Bir gün taşıyor.

İki gün taşıyor.

Sonra bir bakıyorsun, en küçük şey bile ağır gelmeye başlamış.

İşte o zaman anlıyorsun…

Mesele güçsüz olmak değilmiş.

Mesele, insanın sürekli güçlü kalmak zorunda bırakılmasıymış.

Hani sabır?

Sabrediyoruz azizim.

Hem de öyle böyle değil.

Bazen kendimize bile söylemeden sabrediyoruz.

Kimse görmeden…

Kimse bilmeden…

Ama sabrın da bir sancısı var.

Onu kimse konuşmuyor.

Herkes “sabret” diyor.

Kimse “Sen ne kadar yoruldun?” diye sormuyor.

Yolda kalmadık azizim.

Ama yol da kolay değil artık.

Hani sancılar baharda geçecekti?

Hani bahar gelecekti, ardından yaz…

Hani insanın içi ısınacaktı?

Hani biraz yüzümüz gülecekti?

Takvim yaprakları değişti.

Günler geçti.

Mevsimler birbirini kovaladı.

Ama bazı sancılar olduğu yerde kaldı.

Dışarıda yaz var.

Güneş tepede.

Ama insanın içinde bazen mevsim değişmiyor azizim.

Bazen Ağustos'un ortasında bile insanın içinde soğuk bir akşam yaşanıyor.

Kimse anlamıyor.

Çünkü biz bunu da saklamayı öğrendik.

“İyiyim.”

Ne kadar kolay söylüyoruz değil mi?

İyiyim…

Oysa bazen iyi değiliz.

Sadece alıştık.

Alıştık beklemeye.

Alıştık susmaya.

Alıştık canımızı sıkan şeyleri içimize atmaya.

Alıştık, “Boş ver” demeye.

Belki de en büyük yorgunluğumuz bundan.

Hayatı yaşamaktan çok, hayatın önümüze çıkardıklarını savuşturmakla uğraşıyoruz.

Birini savuşturuyoruz.

Öbürü geliyor.

Öbürünü gönderiyoruz.

Başka biri kapıyı çalıyor.

Ve biz hâlâ aynı cümleyi kuruyoruz:

“Sabır…”

Azizim, sabır tamam da…

İnsan biraz da nefes almak istiyor.

Bir gün olsun kapının çalınmadığı…

Telefonun sustuğu…

Kafanın içinin sessiz kaldığı…

Kimsenin senden bir şey istemediği…

Sadece oturup gökyüzüne bakabildiğin bir gün.

Çok mu?

Değil.

Belki hayat bizden büyük hesaplar istemiyor.

Belki bizim istediğimiz de çok büyük şeyler değil.

Biraz huzur.

Biraz anlayış.

Biraz da “Sen yoruldun, bırak ben taşıyayım” diyen bir ses.

Hepsi bu.

Yine de yürüyeceğiz azizim.

Çünkü başka çaremiz yok.

Yol bizim.

Adım bizim.

Sabır bizim.

Ama bugün biraz sitem etmeye hakkımız olsun.

Bugün hayatın yakasına yapışıp soralım:

“Hani yaz gelecekti?”

Belki cevap vermez.

Belki yine bildiğini yapar.

Ama biz yine de soralım.

Çünkü bazen insanın elinde değiştirebildiği tek şey, susmamaktır.

Yaz gelir mi bilmem azizim.

Belki çoktan gelmiştir.

Belki biz hâlâ üzerimizden kışı atmaya çalışıyoruz.

Ama bir şeyi biliyorum:

Yol bitmedi.

Biz de bitmedik.

Sadece yorulduk.

Hem de biraz fazla yorulduk.

Şimdi müsaadenle azizim…

Biraz oturup nefes alacağım.

Sonra yine yürürüz.

Ne de olsa hayat, biz durduk diye duracak değil ya…

Ama bugünlük…

Bizi biraz da hayat beklesin.