Saat 04.17.

Bir ülkenin uykusu yarıldı o dakika. Sadece binalar değil; güven duygusu, “bana bir şey olmaz” rahatlığı, yarına dair planlar çöktü. Karanlığın içinden yükselen o uğultu, aslında toprağın değil ihmallerin sesiydi.

O gün binlerce insan, yataklarında hayata veda etti. Çocuklar oyuncaklarına sarılamadan, anneler evlatlarının saçını son kez okşamadan, babalar “merak etme” diyemeden… En acısı da buydu belki: vedasızdık.

Enkaz başında donup kalan “sesimi duyan var mı?” çığlığı, hala kulaklarımızda. O ses sadece enkaz altından gelmiyordu, vicdanlarımızdan yükseliyordu.

Deprem doğaldı. Ama felaket değildi, felakete dönüştürüldü. Kolonlardan çalınan demirler, göz yumulan kaçak katlar, kağıt üstünde kalan denetimler… Hepsi o sabah tek tek üzerimize yıkıldı. Betonun altından sadece insanlar değil, yıllardır biriktirdiğimiz ihmaller çıktı.

Enkazdan çıkarılan her beden, bize aynı soruyu fısıldıyordu: “Ben gerçekten ölmek zorunda mıydım?”

Bir yanda soğukta bekleyen insanlar, bir yanda yetişemeyen yardımlar… Günler geçtikçe zaman dondu, umut inceldi. Bir mucize haberiyle ağladık, bir cenaze torbasıyla sustuk. Sosyal medyada paylaşılan isim listeleri, artık istatistik değil, birer hayat hikayesi olmaktan öte yol gitmedi. Bir öğretmen, bir fırıncı, bir üniversite öğrencisi… Hepsi yarım kalan cümlelerdi.

Bugün hala konteynerlerde yaşayan insanlar var. Hala mezar taşına dokunamayan çocuklar. Hala “keşke” ile uyanan anne babalar… Onlara borcumuz var…

BAŞIMIZ SAĞAOLSUN…