Gazze’de hala savaş var.
Gazze’de hala insanlar ölüyor.
Çocuklar açlıktan, susuzluktan, korkudan hayata tutunmaya çalışıyor. Evler yıkılıyor, aileler parçalanıyor, anneler çocuklarının başında çaresizce bekliyor.
Peki biz ne yapıyoruz?
Bir zamanlar Gazze’den gelen her görüntüyü konuşuyor, yaşananları gündemimize taşıyor, acıyı daha fazla insana duyurmak için etkinlikler düzenliyorduk. Sosyal medyada paylaşımlar yapıyor, meydanlarda sesimizi yükseltiyorduk. Şimdi ise Gazze haberleri gündemimizin gerilerine doğru itildi. Sanki orada yaşananlar bitmiş gibi…
Oysa bitmedi.
Gazze’de hala çocuklar ölüyor. Hala insanlar evsiz, hala sofralar boş, hala bir lokma ekmek ve bir yudum su için bekleyen insanlar var.
Acının gündemden düşmesi, acının sona erdiği anlamına gelmiyor.
Belki de en çok bunu sorgulamamız gerekiyor. Bir olay bizi doğrudan ilgilendirmediğinde mi sesimizi yükseltmeliyiz? Kendi başımıza gelmeden yaşananları görmezden mi geleceğiz? “Ateş düştüğü yeri yakar” deyip geçecek miyiz?
Bugün Gazze’de yaşananlara sessiz kalırsak, yarın dünyanın başka bir yerindeki acıya da aynı sessizlikle bakabiliriz. Çünkü insanlık, yalnızca kendi başına gelen acılarda sınanmıyor. Asıl sınav, başkasının acısını kendi acın gibi hissedebildiğin anda başlıyor.
Gazze yok olduğunda mı hatırlayacağız oradaki insanları? Bir çocuğun daha hayatını kaybetmesinden sonra mı “Neden sustuk?” diyeceğiz?
Vicdanlarımızı ne zaman dinleyeceğiz?
Ben bugün sadece dilimin döndüğünce, kelimelerimin yettiğince yazmak istedim. Belki yazdıklarım Gazze’deki hiçbir çocuğun hayatını değiştirmeyecek. Ama en azından susmadığımı bilmek istiyorum.
Çünkü Gazze bizim de kanayan yaramızdır.
Ve bazı yaralar unutuldukça değil, hatırlandıkça iyileşir.